Geçiş Dönemi Adaleti ve Sanat
Geçiş Dönemi Adaleti ve Sanat
Cahide Sarı- Asim Murat Okur
Geçiş dönemi adaleti, toplu insan hakları ihlallerinin yaşandığı çatışma veya otoriter rejim sonrası dönemlerde, toplumların geçmişle yüzleşmesini ve geleceğe yönelik bir toplumsal sözleşme inşa etmesini amaçlayan bir dizi mekanizmayı ifade eder. Geleneksel olarak yargılamalar, hakikat komisyonları, tazminat programları, kurumsal reformlar ve bellek çalışmaları etrafında şekillenen bu alan, uzun yıllar boyunca ağırlıklı olarak hukuki ve kurumsal perspektiflerden ele alınmıştır. Ancak, hukuki mekanizmaların sınırlılıkları, hayatta kalanların seslerinin çoğu zaman yeterince duyulmaması ve toplumsal travmanın derinliği karşısında yetersiz kalınması, geçiş dönemi adaletinin çok boyutlu doğasını yeniden düşünmeyi zorunlu kılmıştır. Bu noktada sanat, geçiş dönemi adaletinin sağlanmasında dönüştürücü bir rol üstlenme potansiyeli ile akademik ve pratik ilginin odağı haline gelmiştir.
Bu bağlamda, sanatın resmî yargısal süreçlerin dışında veya onlarla paralel olarak nasıl bir alan açtığı; hakikat arayışına, adaletsizliklerin onarılmasına ve toplumsal uzlaşmanın inşasına ne tür katkılar sunduğutamamlayıcılık, temsil ve dönüşüm kavramları çerçevesinde sorgulanmaktadır.
Giriş: Hukukun Sınırı ile Sanatın İmkânı Arasında Geçiş Dönemi Adaleti
Ruanda'nın Nyamata köyünde, 1994 soykırımından sağ kurtulanlar bir mahkemede değil, bir tiyatro salonunda bir araya gelirler. İzledikleri oyun, on yıllar önceki şiddeti hem faillerin hem de hayatta kalanların birlikte sahnelediği Rwanda: My Hope'tur. Bu sahne, geçiş dönemi adaleti ile sanat arasındaki ilişkinin en çarpıcı örneklerinden birini sunarken, aynı zamanda bu ilişkinin zorluğunu da gözler önüne serer: Hukuk, travmanın derinliği karşısında çoğu zaman sessiz kalırken, sanat bu sessizliği dolduran bir anlatı, bir tanıklık ve bir iyileşme aracı olarak devreye girer.
Geçiş dönemi adaleti, uzun yıllar boyunca baskın bir şekilde hukuki ve kurumsal bir çerçevede ele alınmıştır. Yargılamalar, hakikat komisyonları, tazminatlar ve kurumsal reformlar, bu alanın temel yapı taşlarını oluşturmuştur. Ancak, özellikle 1990'lı yıllardan itibaren, bu mekanizmaların tek başına yeterli olmadığına dair eleştirel bir farkındalık gelişmiştir. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Özel Raportörü Fabian Salvioli'nin 2020 tarihli raporunda hafızayı geçiş dönemi adaletinin "beşinci ayağı" olarak tanımlaması, bu alandaki paradigma değişiminin somut bir göstergesidir. Hafıza çalışmaları; öznellikler, duygular, toplumsal koşullar, iktidar ilişkileri, anlatılar ve iletişim biçimleri gibi hukukun geleneksel olarak kenarda bıraktığı pek çok unsuru geçiş dönemi adaletinin merkezine taşımıştır.
Bu bağlamda sanat, hafıza çalışmalarının en güçlü araçlarından biri olarak öne çıkmaktadır. Sanat, geçmişte yaşanan insan hakları ihlallerini belgelemenin, mağdurların sesini duyurmanın ve toplumsal travmayı işlemenin ötesinde, yeni bir toplumsal tahayyülün inşasına da kapı aralamaktadır.
2. Kuramsal Çerçeve: Estetik ve Adalet İlişkisinin Felsefi Temelleri
Duyusal alan aynı zamanda derin bir siyasi mücadele zeminidir. Rancière'e göre "estetik eylemler", yeni duyusal deneyim biçimleri yaratarak yeni siyasi öznelliklerin ortaya çıkmasına zemin hazırlar. Sanat, duygusal ve öznel deneyim alanlarını kamusal tartışmaya açarken acıları, umudu ve direnişi de görünür kılar. Bu anlamda sanat, geçiş dönemi adaletinin duygusal topografyasını dolduran ve adaletinhissedilen bir deneyim olarak yeniden kurulmasına katkıda bulunan bir araç haline gelir.
Geçiş dönemi adaleti mekanizmaları, çeşitli nedenlerle sınırlılıklar taşır. Yargılamalar, zaman ve kaynak yetersizliği nedeniyle ancak sınırlı sayıda faili kapsayabilir. Hakikat komisyonları, binlerce hayatta kalan arasından yalnızca küçük bir gruba tanıklık etme fırsatı sunar. Tazminat programları, çoğu zaman hayatta kalanların beklentilerini karşılamaktan uzak kalır. Ancak sanat eserleri, tanınma ve orada olma hissinin herkesi kapsayacak biçimde uyanmasına katkıda bulunur. Sanat, resmî süreçlerin ulaşamadığı hayatta kalanlara ses verme, belgelenmemiş hakikatleri görünür kılma ve hukuki süreçlerden dışlanmış toplumsal kesimlerin deneyimlerini kamusal alana taşıma kapasitesine sahiptir. Mahkemelerin veya diğer resmî mekanizmaların ulaşamadığı veya ele almadığı durumlarda, sanat kamusal dikkati geçmişteki adaletsizliklere çeker ve toplumsal diyalogu teşvik eder.
Sanatın tamamlayıcı rolü, aynı zamanda güçlü bir temsil işleviyle de iç içe geçer. Geçiş dönemi adaleti süreçleri, eleştirel çalışmaların gösterdiği gibi, çoğu zaman toplumsal cinsiyet temelli deneyimleri görünmez kılmakta, kadınların savaş deneyimlerini yeterince hesaba katmamaktadır. Sanat, bu temsil krizine karşı güçlü bir alternatif sunar. Özellikle müzik, koreografi ve performans gibi kolektif sanat pratikleri, şiddet kültürünü belgelemek, eleştirmek ve mevcut geçiş dönemi adaleti mekanizmalarının sınırlılıklarını sorgulamak için yaratıcı olanaklar sağlar. Müzik performansları, resmî geçiş dönemi adaletinin sınırlarıyla kısıtlanmayan yeni adalet çabalarını ifade edebilir. Bu performanslar, savaş ve silahlı çatışma nedeniyle parçalanmış toplulukları bir araya getirebilecek bedensel bir bağlantısallık sunar ve ötekileştirilmiş toplulukların hafıza ve iyileşme pratiklerine görünürlük kazandırır.
Temsil ve tamamlayıcılık işlevlerinin ötesinde, sanatın geçiş dönemi adaletindeki üçüncü temel işlevi, dönüştürücü etkisidir. Sanat, hayatta kalanların insanlık onuruna aykırı deneyimlerden duygusal olarak sağ çıkmalarına ve iyileşmelerine yardımcı olabilir. Sanatsal ifade yoluyla bireyler ve topluluklar, dile getirilemeyene biçim verir, travmayla baş etme ve anlamlandırma yolunda ilerler.
4. Farklı Coğrafyalarda Sanat ve Geçiş Dönemi Adaleti
Kolombiya
Kolombiya'da "hacer memoria" ifadesi, ülkenin hafızasını yeniden tasavvur etme çağrısını özetler. Kolombiya’da 2002'de gerçekleştirilen askeri operasyonlara yanıt olarak kurulan Hip-Hop grubu Agrario, mahkemelerde etkili bir şekilde çözülemeyen veya Kolombiya toplumunda sesini çok çıkartamayan sivillere karşı işlenen suçlara dikkat çekmeyi amaçlamıştır. Grubun çalışmaları, uzun süreli şiddet ve kent savaşı döngülerine karşı koymuş, gençlere hikayelerini anlatma ve insan hakları ihlallerini gün ışığına çıkarma forumu sağlamıştır.
Güney Afrika
Güney Afrika, apartheid sonrası geçiş sürecinde Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu ile dünya çapında tanınan bir modele öncülük etmiştir. Güney Afrika'da sanatın geçiş dönemi adaletindeki rolünü tanımlamak için estetik müzakere teriminin kullanılması, mahkemelerin ve resmî devlet organlarının çoğu zaman adaletsizlik uygulamış olmasından kaynaklanmıştır. Estetik müzakere, asimetrik güç ilişkileri ve güvensizlik ortamında bile, sanatın taraflar arasında diyalog ve anlayış geliştirme potansiyeline işaret etmektedir.
Guatemala
Guatemala, 36 yıl süren iç savaşın ardından, Hıristiyan sembolizmini sanat aracılığıyla geçiş dönemi adaleti sürecine dahil etmiştir. Fotoğrafçı Daniel Hernandez-Salazar'ın yarattığı "sokak melekleri", bu sembolizmin çarpıcı bir örneğidir. Hıristiyan geleneğine göre melekler, göklerden iyi ve kötü haber getiren habercilerdir. Hernandez-Salazar için ise "melekler bir hafıza egzersizidir". Hernandez-Salazar, Guatemala Adli Antropoloji Vakfı (FAFG) kazılarından elde ettiği kürek kemikleri fotoğraflarını büyüterek, onları başka bir görüntüyle birleştirerek Guatemalalı mağdurları temsil eden bir dizi melek yaratmış ve otuz beş arkadaşının yardımıyla bu "sokak meleklerini" Guatemala’da başkentin dört bir yanına- ordu karargâhı ve askeri kışlalar gibi yerlere- yerleştirmiştir. Amaç, bölge sakinlerini yüzleşmeye davet etmektir.
Şili
Şili'deki Arpilleras hareketi, Pinochet diktatörlüğü döneminde (1973-1990), Kiliseye bağlı bir komite tarafından kurulan el sanatları atölyelerinde, kaybedilen yakınlarının yasını tutan kadınların, acılarını yaratıcı direnişe dönüştürme çabasından ortaya çıkmıştır. Çuvallara dikilmiş parlak renkli patchwork resimler, Pinochet döneminde Şili'deki yoksulların ve ezilenlerin yaşamını tüm ayrıntılarıyla aktarmaktadır. Bu çalışmalar, kaybedilen kocaları, kardeşleri ve çocukları için yürüttükleri adalet mücadelesinde kadınlara maddi destek de sağlamıştır. Yurtdışına kaçırılan ve sürgün topluluklarında paylaşılan bu eserler, rejimin dayattığı sessizliği kırarak tabandan gelen muhalefetin küresel bir sembolü haline gelmiştir. Aynı zamanda bu çalışmalar bireysel iyileşmenin ötesinde, kolektif dönüşüme de katkıda bulunmuş, hayatta kalanların pasif bir konumdan eyleyici bir duruşa geçmelerine yardımcı olmuştur.
Ruanda
Ruanda'da 1994 soykırımı sonrası sanat, iyileşme sürecinde merkezi bir rol oynamıştır. Soykırımın ardından toplumsal dokunun yeniden inşasında, kültürel pratiklerin canlandırılması önemli bir işlev görmüştür. Bu bağlamda, 1998'den bu yana düzenlenen Pan-Afrika Dans Festivali (FESPAD), 40.000'den fazla katılımcıyı bir araya getirerek dansı yalnızca bir performans değil, aynı zamanda toplumsal iyileşmenin aracı olarak konumlandırmıştır ve Ruandalıların geleneklerini ve köklerini unutmamalarını, Afrika tarihinin en eski belgelerine kadar uzanan kültürel mirası modern zamanlara uygulamalarını amaçlamaktadır. Soykırımın derin yaralar açtığı toplumsal ilişkilerin onarılmasında, kolektif dans pratikleri ortak bir duygusal ve bedensel deneyim alanı yaratmıştır. Dans eden bedenler, etnik kimliklerin ötesinde ortak bir insanlık deneyiminde buluşarak, "öteki" ile yeniden ilişkilenmenin somut bir örneğini sunmuştur. Bu yönüyle FESPAD, resmî barış anlaşmalarının ve hukuki düzenlemelerin ulaşmakta zorlandığı duygusal ve bedensel iyileşme alanına dokunmayı başarmıştır.
Yugoslavya
Eski Yugoslavya topraklarında, özellikle Bosna-Hersek'te, sanatın geçiş dönemi adaletindeki rolü, uluslararası ceza mahkemelerinin çalışmalarıyla paralel bir seyir izlemiştir. Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi'nin (ICTY) çalışmaları, yalnızca hukuki bir mekanizma olarak işlemekle kalmamış, aynı zamanda sanatçılar için önemli bir malzeme kaynağı ve ilham odağı haline gelmiştir. Mahkeme salonlarında sunulan tanıklıklar, deliller ve görsel materyaller, sanatçıların geçmişle yüzleşme ve toplumsal hafızayı canlı tutma çabalarında başvurdukları temel kaynaklar arasında yer almıştır.
Bu ilişkinin en çarpıcı örneklerinden biri, Bosnalı sanatçı Azra Akšamija'nın "Monument in Waiting" adlı eseridir. Eser, Saraybosna merkezli ve mülteci kadınları istihdam eden STILL-A atölyesinde dokunmuş, böylece savaştan doğrudan etkilenen kadınların da üretim sürecine katılımı sağlanmıştır. Kilimin ortasındaki "hayat ağacı" motifi, her biri yıkılan camilere ait verileri ve hikâyeleri temsil eden semboller taşırken, kilimin üst kısmı kasıtlı olarak bitirilmemiştir.
Sanatın ICTY arşivleriyle ilişkisi yalnızca bireysel sanatçı projeleriyle sınırlı kalmamış, kurumsal düzeyde de karşılık bulmuştur. Balkan Araştırmacı Gazetecilik Ağı (BIRN), 2019 ve 2022 yıllarında gazeteciler, sanatçılar, tarihçiler ve aktivistlere yönelik hibe programları düzenleyerek ICTY ve ulusal mahkeme arşivlerinin yaratıcı kullanımını teşvik etmiştir. Bu girişim, sanatçıların mahkeme arşivlerine erişimini kolaylaştırarak, hukuki belgelerin estetik dönüşümüne olanak sağlamıştır. Sırbistan'daki tiyatro pratikleri de sanatın yalnızca mahkeme süreçlerini tamamlamakla kalmayıp, aynı zamanda hukuki dilin dışında kalan duygusal, bedensel ve kolektif bellek alanlarını da görünür kıldığını ortaya koymaktadır. Mahkeme salonlarının soğuk ve mesafeli dili, sanat aracılığıyla duyusal ve duygusal bir deneyime dönüşmekte, böylece geçiş dönemi adaletinin estetik boyutu somut bir ifade kazanmaktadır.
5. Sanatın Sınırlılıkları ve Riskler
Sanatın geçiş dönemi adaletindeki potansiyeli kadar, taşıdığı riskler ve sınırlılıklar da akademik tartışmanın önemli bir parçasını oluşturur. Her sanatsal ifade adaleti teşvik etmez, şiddeti azaltmaz veya hafızayı canlandırmaz. Bazı projeler, topluluklara zarar verebilir, acılarını hafife alabilir, zararlı stereotipleri pekiştirebilir veya önemli kültürel hikâye ve geleneklere saygısızlık edebilir. Sanat temelli geçiş dönemi adaleti girişimlerinin başarısı büyük ölçüde sanatçıların, kolaylaştırıcıların ve kurumların getirdiği estetik ve etik değerlere bağlıdır.
Bir diğer risk, sanatın ticarileşmesi ve araçsallaştırılmasıdır. Yine estetik değerlerin geçiş dönemi adaleti hedefleri karşısında ikincilleştirilmesi, sanatın özerkliğini ve eleştirel potansiyelini zedeleyebilir. Artık araştırmalar, özellikle dijital sanat formlarının geçiş dönemi adaletindeki rolü gibi konulara da odaklanmalıdır. Ayrıca, sanatsal müdahalelerin dönüştürücü etkisi genellikle sınırlıdır. Sanat enstalasyonları çok mütevazı dönüşümler getirebilirken, daha büyük dönüşlerin yapısal ve yasal reformlarla desteklenmesi gerekir. Sanat, toplumsal dönüşümün ikamesi değil onun habercisi, tamamlayıcısı ve eleştirel yoldaşı olabilir.